“Kendi
çalışmamdan emin olma hissini tadamıyorum. Bir yazarla eseri arasında olması
gereken birlik hissi yok içimde. Ama bunun vardığım sonuçtan şüphe duymakla da
bir ilgisi yok. Bu hissi 1912’de Totem ve Tabu’yu yazdığımda da duymuştum...
Kendi kendimi tenkitçi bir gözle süzdüğüm zaman Musa ve Tektanrıcılık
hakkındaki bu kitabım tek ayağı üzerindeki bir dansçıyı andırıyor...” (S.Freud Moses
and Monotheism, s. 299)
Bu
kitabın arka kapağında ise şu sözler yer alıyor: ‘’Yahudilik, Baba'nın diniydi;
Hristiyanlık, Oğul'un dini oldu. Sigmund Freud, öldüğü yıl (1939) yayımlanan bu
son yapıtında, bir din antropolojisi temellendirme işine girişiyor.
Psikanalizin kurucusu, Firavun Akhenaton döneminde gerçekleşen dinsel ve
estetik 'Devrim' sırasında, Mısır'da ortaya çıkan Tektanrıcılığın kökenlerini
irdeliyor ve Musa'nın, dolayısıyla da Yahudiliğin kökenleri üzerine yepyeni bir
kuram oluşturuyor. Doğallıkta, öteki Tektanrıcı dinlere de göndermeler yapmayı
göz ardı etmeden. 'Musa ve Tektanrıcılık', Freud'un, bir ulusun psikanalitik
çözümlemesini, tıpkı daha önce bireyin psikanalizinde olduğu gibi, derin bir
kavrayış gücüyle gerçekleştirdiğini gösteriyor.’’
Sigmund
Freud’un Hz. Musa Ve Tektanrıcılık kitabının bir bölümünde ‘BÜYÜK ADAM’
başlıklı bir yazı yer almaktadır: ‘’Tektanrıcılığın doğuşu için daha önce
sözünü ettiğimiz nedenlerden başka bir neden göremiyoruz, ilgili gelişme
çeşitli uluslararasında sıkı ilişkilerin kurulması ve büyük bir devletin
oluşturulmasıyla bağlantılıdır. Büyük adam, biri kişiliği, ikincisi uğrunda
savaştığı düşünce olmak üzere hemcinslerini iki yoldan etkiler. ...İnsan
toplumunda kendisine hayranlık duyulacak, kendisine boyun eğecek, kendisi
tarafından egemenlik altında tutulacak, hatta belki kötü davranışlara konu
yapılacak bir otoriteye karşı güçlü bir gereksinmenin yaşadığını bilmekteyiz…
Herkesin çocukluğundan başlayarak yüreğinde duyduğu baba özlemi, efsane
kahramanının yenilgiye uğratmakla övündüğü babanın özlemidir bu. Böyle bir
durumda büyük adamda gördüğümüz özellik baba özellikleri olduğunu, büyük adamı
büyük adam yapan ve bizim boşuna arayıp durduğumuz öğenin bu uygunlukta saklı
yattığını anlamak, sanırım artık güç değildir.
Düşünce ve iradedeki güçlülük,
eylemlerdeki ağırlık, ama hepsinden önce büyük adamın özgürlük ve bağımsızlığı,
kimsenin gözünün yaşına bakmazlığa kadar varan o tanrısal umursamazlığı, baba
tablosunda karşılaşacağımız özelliklerdir. Kendisine hayran kalmadan yapamaz,
kendisine güvenebiliriz büyük adamın ama ondan korkmamak da elimizden gelmez.
Musa kendi şahsındaki gazap ve amansızlık gibi karakter özelliklerini
Tanrısının karakterine mal etmiştir. ... Yahudi kavmi aralarındaki bu büyük
adamı günün birinde katletmişse, bunu insanlık tarihinin ilk zamanlarında bir
yasa olarak Tanrısal hükümdara işlenmesi buyurulan ve bildiğimiz gibi kökü
insanlık tarihinin ilkçağlarında saklı yatan bir modele uygun bir cinayeti
işlemişlerdir yalnız. Musa'nın savunduğu büyük dinsel düşünce, bu araştırmada
belirttiğimiz gibi, kendi malı değildi; Musa, hizmetinde bulunduğu Firavun
İkhnaton'dan almıştı bunu…’’
Aslında bu yazıda olmayan ama kitabın ana fikrini oluşturacak bir söylemde bulunmuştur Sigmund Freud. Hazreti Musa’nın ve Firavun’un bir kişi olmadığını söylemiştir. Gerçekten de öyle midir?
Yoksa
Hz. Musa yoksa Firavun muydu? Bu sorunun cevabını Oda Tv’de yer alan bir yazı
şöyle cevaplamış:
‘’Akhenaton’un,
fetiş veya hayvan şekilleriyle temsil edilen birçok tanrısı olan Eski Mısır din
sistemini ortadan kaldıran devrimci bir kral. Eski tanrıları, herhangi bir
görüntüsü veya biçimi olmayan, sadece Mısır için değil güneyde Kush (Nübye),
kuzeyde Suriye olmak üzere tüm dünya için tek bir Tanrı olan Aton’la
değiştirdi. Ayrıca, Aton’a İncil’in 104. İlahisine şaşırtıcı derecede benzeyen
bir ilahiyi yazan kişi olduğu biliniyor. Sanatçılarına hissettiklerini ve gördüklerini
özgürce ifade etmelerini söyleyerek, geleneksel Mısır’ın sanatı ifade edişinden
birçok açıdan farklı olan yeni, basit ve gerçekçi bir sanat anlayışına yol
açtı. Bu değişiklikle kral, eşi ve kızlarıyla yiyen içen ve Aton’a adaklarda
bulunan sıradan bir insan olarak resmedildi.
Akhenaton’un karakterinin ve öğretilerinin tartışmalı doğası, 1930’ların ortasında Avrupa savaşa doğru yalpalamasını sürdürürken tartışmaya yeni bir öğe katan psikanalizin babası Yahudi Sigmund Freud’un ilgisini çekmişti. 1934’ün Temmuz’unda “Musa ve Tektanrıcılık” adlı kitabının ilk kısmını oluşturacak olan taslağı yazdı. Freud makalesinde, Yahudi peygamberinin adının o zamana dek düşünüldüğü gibi İbraniceden değil, çocuk anlamına gelen Mısırca bir sözcük olan Mos’tan geldiğini göstermişti. Ayrıca Musa’nın doğumu öyküsünün, tarihin bazı büyük kahramanlarının eski doğum mitlerinin kopyası olduğunu göstermişti.
Freud, Akhenaton’un ülkesine dayattığı yeni din ile Musa’ya mal edilen dini
öğretiler arasında büyük benzerlikler bulmuştu. Şöyle yazıyordu: “Yahudi
inancında şöyle denir: ‘SchemaYisraelAdonaiElohenuAdonaiEchod’. (‘Dinle ey
İsrail, Tanrımız tek Tanrıdır’.) İbranice d harfi, Mısırca t harfinin harf
çevirisi olduğu ve e harfi de o harfine dönüştüğü için Yahudi inancından bu cümlenin
şöyle tercüme edilebileceğini açıklamıştır: ‘Dinle, ey İsrail, Tanrımız Aton
tek Tanrıdır.’”
Bu
kitabın yayınlamaması için pek çok baskıyla karşılaşan Freud bunu reddetmiştir.
Freud kitabında Akhenaton’un üst düzey memurlarından biri olan Tuthmose’nin,
Aton dininin yandaşlarından olduğunu öne sürmüştür. Kralın ölümünden sonra
Tuthmose, Doğu Delta’nın Goshen bölgesinde yaşamakta olan Yahudi kavmini,
seçilmiş halk olarak tercih etmiş, onları Mısır’dan çıkarmış ve Akhenaton’un
dininin inançlarını onlara aktarmıştır.
Ahmed Osman’a göre ise Çıkış’ta İbranileri arkasından sürükleyen kişi Akhenaton’un ta kendisidir.’’
Ne
kadar bu soruların hepsine cevap vermek istesem de çoğu soru yanıtsız…
‘Hz.
Musa – Kızıldenizde Bir Secde’ kitabı için araştırma yaparken birçok kaynakla
tanışma fırsatım oldu ama en dikkat çekici olanı Hazreti Musa ve Firavun’un tek
kişi olmadığı yönündeydi. Sigmund Freud da bu konuda şöyle demiş: ‘’...Nasıl oluyor
da bir tek adam böylesine olağanüstü bir işi başarabiliyor, değişik bireyleri
bir araya getirip bir ulus yaratabiliyor ve kesin karakter özellikleriyle
donatabiliyor onu, yazgısını binyıllar boyu bir süre için belirleyebiliyor?
Böyle bir varsayımı benimsemek, yaratıcı mitlerin ve kahraman kültlerinin
doğmasını sağlayan düşünü biçimine yeniden bir uzanış, tarih yazarlığının tek
tek kişilere özgü işlevi ve yaşam serüvenlerini öykülemekten öteye geçmediği
çağlara dönüş değil midir?’’
Nitekim
bana biraz doğru geliyor bu iddia. Firavun tek başına hareket etmediği gibi
Peygamber Musa’da tek başına yürümüyordu. İkisinin de etrafında binlerce kişi
yer alıyordu. Hiçbiri tek başına karar veremedi. Yeri geldi Hazreti Musa’nın
duasını kabul etmeyen Allah Firavun’un duasını kabul etti. Yeri geldi Firavun
zafer kazandı, bazen Hz. Musa. Sonuçta savaşı Hazreti Musa kazanmış gibi
görünse de halen günümüzde birçok Firavun kötülük yapmak için yanıp
tutuşmaktadır. Ama yine de umudumu kaybetmiyorum. Satranç taşları değişse de
tahta aynı! Ne kadar Firavun varsa ona rakip olabilecek o kadar Hz. Musa var günümüzde…
Hz.
Musa – Kızıldenizde Bir Secde kitabına ulaşmak için buraya tıklayın…
Ali
Köse’nin bununla ilgili yazdığı makaleye bakmak için buraya tıklayın…
Oda
TV’de yer alan yazıya bakmak için buraya tıklayınız…


Yorum Gönder