Bugün burada sanatçılar olarak ‘Teröre hayır, savaşa hayır!’ demek için toplandık. Biz sanatçılar, vatan mücadelesi veren Türk Silahlı Kuvvetlerimizin ve Mehmetçiğimizin yanında olduğumuzu bir kez daha belirtmek istiyoruz. Bugün tarih, terörle mücadele sorumluluğunu yal-nızca TSK’ye değil, sanatçılarımızın, aydınlarımızın ve milletimizin omuzlarına da yüklemiştir.
Teröre diz çöktürülmeden, iç çatışma tehdidinin ortadan kalkması olanaksızdır. Emperyalizme karşı vatan savaşı, sanatçının vicdan, onur ve var olma savaşıdır. Bu amaçla binlerce insanı temsil eden sanatçılar olarak, başta ülkemizi yangın yerine çeviren bölücü teröre karşı birleşiyoruz ve savaşa dur diyoruz! Tüm sanatçı dostlarımızı, yazarlarımızı ve aydınlarımızı Mehmetçik ile omuz omuza olmaya çağırıyoruz…
“Şimdi konuşma yapmak için Toğan Kuter Eren’i sahneye bekliyoruz.” diyor sunucu ve salonda dağılıyor sesi. Herkes gelmiş; ailem, akrabalarım ve yöneticiler…
Belki birkaç kişi bu çağrıya kulak verir diye düşünüyorum ve elimdeki kâğıtlarla çıkıyorum konuşma yapmak için. Herkes bana bakıyor, ışıklar dâhil. Bu konuşma için günlerce çalıştığımı hatırlıyorum birden… Ve yapabiliyorum diyorum kendi kendime nedensizce. Kravatımı düzeltiyorum ve öncelikle girişi yapan arkadaşıma teşekkür ediyorum. Ardından hafifçe öksürü-yorum ve yakın zamanda yaşanan terör saldırılarını hatırlamak için İstiklal Marşı’nı okuyorum gür sesimle. Bir ara duygulanıyorum ve “Bunun yolu birlik olmaktan geçiyor.” diyorum çaresizce.
Ve sesim iyice yükseliyor salonda, bağırarak bazen tek dilimiz, tek dinimiz ve tek ırkımız olsun istiyorum.
Türk olmayanlar gitse keşke diyorum kendi kendime…
Önce Ermeniler beğenmiyorlarsa terk etsinler ama Balyan Ailesi’ni ve yaptıkları Çırağan Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, Kuleli Askeri Mektebi, Selimiye Kışlası, Gümüşsuyu Askeri Hasta-nesi, Malta Köşkü ve Bezmiâlem Valide Sultan Camii, Ortaköy Camii, Hamidiye Camii, Pertev-niyal Valide Sultan Camii ve daha nice dünyanın hayranlıkla izlediği mimarilerini de alsınlar giderken...
Ve Ermeniler giderken kesinlikle Adile Naşit'i götürsünler istiyorum... Onno Tunç'u, Usta Ara Güler'i, Ayhan Işık'ı da alsınlar. Cem Karaca da şarkılarını alıp gitmeli ki tam olsun. BİZ’den başkası kalmasın... Tiyatronun kurucusu AgopVartiyan'ı (Güllü Agop) ve ilk opera topluluğunu kuran, ilk operetimiz Dikran Çuhacıyan’ı ve diğerlerini unutmasınlar. Ermeniler hepsini alıp git-seler keşke diyorum.
Bizim bir tanemiz dünyaya bedeldir. Sadece bizler kalalım.
Rumlar da gitsin istiyorum. Giderken mutlaka o güzel cumbalı ahşap evleri, hayranlıkla izlediğimiz, hiçbirimizin estetikten anlayabilip köyümüzde falan yapmayı bile denemediği, şehir-lilerin ise "Ah bir tane satın alabilsek" diye hayal ettiği Rum taş evlerini ve Arnavut kaldırımlarını da götürsünler istiyorum. Koca Mimar Sinan’ı… Ve Selanik türküsünü, o güzel Rum meyha-nelerini ve hep içtiğimiz rakıyı da alıp gitmeliler. Kim neyi varsa alsın da gitsin.
Kürtler Yaşar Kemal'i, Ahmed Arif'i, İsmet İnönü'yü, Bülent Ecevit'i, halayları, halk oyunlarını, ağıtlarını, şarkılarını... Deniz Gezmiş'i, Yılmaz Güney'i, Ahmet Kaya'yı, Erol Taş'ı ve Teoman’ı... Ne bileyim işte bütün profesörlerini, öğretmenlerini, kara cahilini vs. alıp da gitmeli.
Araplar Battal Gazi'yi, kebaplarını ve tavlalarını…
Bulgarlar şarkılarını türkülerini, "Ayletme beni"yi, "Arda boyları"nı, damat halayını, şarkıcı Ciguli'yi ve akıtmalarını, börek çöreklerini, tatlı bozalarını... Taklitleri yapılan komik aksanlarını, Naim Süleymanoğlu'nu ve Sabahattin Ali'yi de alıp da gitmeli.
Çerkezler de terk etmeli burayı... Ama terk ederken Yeşilçam'dan Türkan Şoray'ı, Türk edebiyatının içinden ise Ömer Seyfettin'i çekip alsınlar istiyorum. Nazım Hikmet Ran ve isterlerse Çerkez Ethem'i de götürsünler giderken...
Lazlar fıkralarını, takalarını, horonu, hamsiyi, mıhlamayı ve Topal Osman'ı hatta Kazım Koyuncu’yu... Süryaniler ise kaburga dolmalarını, içli köftelerini, şaraplarını, Coşkun Sabah'ı ve Anılar şarkısını da alabilmeli giderken mesela...
Romanlar Çingeneler toplasın sazlarını, çadırlarını, Neşet Ertaş'ı ve türkülerini de götür-sünler istiyorum giderken.
Aynı ırkımız, dilimiz ve dinimizle bir tek biz kalalım istiyorum.
Sonra birbirimize bakalım uzun uzun... Ve soralım istiyorum: “Biz kimiz?” diye.
Salondan bir süre ses çıkmadı, bunları söyledikten sonra. “Doğan Kaşıkçı yazdı bu güzel yazıyı.” dedim kendimi savunmaya çalışarak. Sessizliğin hayra alamet olmadığını anlamıştım çoktan. Ve birden bir alkış seli koptu durup dururken. Hiç karşılaşmadığım güç dalgası kapladı vücudumu. Cesaret alarak son noktayı koydum:
“Savaşın kazananı yok.” der kimileri. Hâlbuki savaşı çıkaran kendileridir. Terörü lanetle-yenler, aynı zamanda silah satanlardır dünyaya. Çocukları savunanlar, onlara en büyük darbeyi indiren…
“İnsanların yüzlerinin ve gözlerinin rengi ayrı ayrı da olsa gözyaşlarının rengi hep aynıdır." Doğru söylemiş şair. Nerede olursan, kim olursan ol acıyan kalbin tepkisi gözyaşları... Kahrolası savaşın acıttığı minik yürekler, gazete manşetlerinde insanın kanını donduran haberler… Yaşamadan anlayamaz insan ama en azından hisseder… Yine açtım gazete sayfasını, yine gözyaşı dolu resimler. Buradan gücüm yetmiyor belki ama en azından dua ediyorum. İnsanın yapacak bir şeyinin olmaması ne kötü!
Bu yazı ''Teröre Hayır Savaşa Hayır'' adlı proje kitabında yer almaktadır.


Yorum Gönder